DİYALEKTİK YARGILAMA VE MEKANİK YARGI

“Ayrıca bu hırsızlık, hayatta kalmak için amansızca mücadele ederken anlamsızlaşan veya bu mücadeleye engel olmaya başlayan ahlaki değerlerin bozulduğunu veya parçalandığını gösteriyordu.”

Jack London (Vahşetin Çağrısı)

Suç işlendikten ertesi gün dosyaya dahil oldum. Müvekkil ev temizliğine giderek ailesine destek olan kendi halinde bir kadın, anne, eş olarak karşıma çıkmıştı. Yaşlı adamı öldürmesi için sebebi yoktu. Dosya kapalı kutu gibi önümde duruyordu. Ben olayın meşru savunma yahut haksız tahrik çizgisinde olduğunu düşündüm. Teknik olarak en yüksek “haksız tahrik” halinin “meşru savunmaya” vücut verdiğini düşünmekteyim. İlerleyen aşamada Suç ve Ceza’nın Raskolnikov’unun gerekçesine benzer bir sebeple yaşlı adamı öldürdüğünü öğrenecektim. Hüküm hırsızlık amacıyla işlenen tasarlayarak adam öldürme oldu. Ancak sanığın ifadeleri çok netti:

“Çalmak isteseydim bunu kolaylıkla yapabilirdim biz birlikte olmak için zaten evinde bir araya geliyorduk. Ama O, fotoğrafını gördükten sonra birkaç kez kızımı da yanımda getirmemi istedi ve ona neler yapmak istediğinden bahsetti. Çocuğumu korumam gerektiği düşüncesiyle bu cinayeti işledim. Ben çocuklarım için yaşarım…”.

Raskolnikov gibi cinayetin meşru gerekçesini mi bulmuştu?

Sanık cinsel ilişki esnasında maktule cinsel gücünü artıracağım diyerek zehir vermiş ancak zehrin etki etmediğini düşünerek maktulü öldürme kastı ile ancak öldürmeye yetersiz bıçak darbeleri ile yaralamıştı. Adli Tıp doğru olarak maktulün zehir etkisi ile öldüğünü tespit etmişti. Cinayetin sebebine ilişkin yeterli kanaate ulaşamadım ve kendimce araştırmaya giriştim. Bazen Sherlock Holmes gibi düşünmek gerekebilir. Müvekkile ailesi para yatırmamıştı. Ancak cezaevine girdiğiniz hafta çeşitli insani ihtiyaçlar için biraz fazla masraf olmasına rağmen müvekkil parasızlıktan şikâyet etmemişti. Sanığa cezaevinde para yatırılıp yatırılmadığını araştırmaya giriştim.

Cezaevi kayıtlarında para yatıran bir kişi vardı. Bu dava dosyasında mevcut olmayan, soruşturma ve kovuşturma sürecinde tespit edilemeyen ya da akla gelmeyen bir parçasıdır yapbozun.

Bir Felsefe Yazısı Değil

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nda 133 kez müdafi, 59 kez vekil ve 40 kez avukat kelimesi zikredilmiştir. Müdafi failin avukatını, vekil ise mağdurun avukatını ifade etmek için kullanılır.

Kanunumuzda savcı kelimesi ise 315 yerde zikredilmiştir.

Bu sayıların anlamları vardır. Bir savcı soruşturma yürütürken üzerinde bir güç tanımaz. Bu nedenle adı “cumhuriyet savcısı”dır. Fakültede hocalarımız savcının yetkilerini anlatırken Avrupa’daki gibi “soruşturmanın tanrısı” diyemediklerinden olsa gerek, “soruşturmanın kralı” ifadesini kullanmışlardır. Tabii ki hukuk ahlakı ile yetişmiş savcılarımızın bu “imperium” yetkisini kötüye kullanmayacaklarını kabul ediyoruz.

Ancak bu gücü nasıl dengeleyecek ve sahih bir yargılama ile maddi gerçeğe ulaşacaksınız? Soruşturmayı yürüten savcılık makamının elinde tüm devlet imkanları var iken vatandaş hangi imkanları kullanacaktır? Terazinin bir kefesinde savcılık ve yetkileri var iken diğer kefede ne olacaktır da denge sağlanacaktır?

“KOYUN KURT İLE GEZERDİ FİKİR BAŞKA BAŞKA OLMASA”

İddia ve savunma makamlarının “silahlarının eşit” olması gerekmektedir. Silahlar eşit olmalıdır çünkü diyalektik yöntem çatışmalarına imkân verip eskinin içinden yeninin doğması gerekmektedir. Maddi gerçek zıtların çarpışması ile yani aksi yönde fikirlerin sürtüşmesinden doğan kıvılcımlarla ateşlenerek ortaya çıkar. Buna diyalektik yöntem denir. Diyalektik yöntem metafizik yaklaşım gibi yüzeysel değişimlerle, azalma, çoğalma, eskime, gibi basit değişimlerle ilgilenmez. Diyalektik yöntem eklektik metotlarla da gelişmez. Diyalektik süreç eskiyi reddederek veya eskinin üzerine eklemeler yaparak ilerlemez.

“Eskinin” içinde gerçekleşen zıtların çarpışması ile “yeni” oluşacaktır. Zıtlar birbiri ile mücadele halinde, birbirlerine dönüşerek ve değişerek yeni “gerçeğe” ulaşacaktır. Her şey zıddı ile var olabilecek ve buna zıtların birliği denilecektir.

Savcının tezi, müdafinin antitezi ile anlam kazanacak ve bir arada var olacaklardır. Savcı ile müdafinin çatışmasından gerçeğe ulaşılacaktır.

Diyalektik süreçte bazen hiçbir şey ilerlemiyor gibi gözükebilir. Ancak ilerleyen şey yeninin doğuşunun içindeki filizlerdir.[1] Bunlar bir anda ortaya çıkmış gibi görünebilir. Zira bir bilgisayar programı gibi %100’e ulaşana dek hiçbir şey gelişmiyor ve değişmiyor gibi gözükebilir. Ya da buhar gücü gibi kaynama noktasına varana dek hiçbir şey olmuyor gibi görünebilir. Çabaların boşa olduğu ilerleyişin tıkandığı düşünülebilir. Diyalektik yöntem tam da burada gelişmeyi tespit eder. Tıkanıklığın yeni ve büyük gelişmenin işaret fişeği olduğunu tespit eder. Bir ceza muhakemesinde bu “yeni”, davayı çözüme ulaştıran maddi gerçektir.

Diyalektik kavramının tarihi derinliği çok eskilere dayanır. Burada konumuzla ilgili kısmı çerçevesinde değerlendirme yapacağız. Zira ceza davasının ilerleyişinde diyalektik bakış açısının açıklayıcılığı ve davayı çözmekteki başarısı tartışmasızdır. Modern hukuk sistemi aklın ve gerçeğin bir sonucu olarak bu bakış açısına göre şekillenmiştir. Hukukçular “anlık ve aldatıcı görünüşlerin ötesinde gerçeğe doğrudan bakmak” isterler.[2] Buna ulaşmanın tartışmasız yöntemi diyalektiktir. Savcının ortaya koyduğu tez, müdafaa tarafından anti tez ile karşılanır. Hâkim ya da mahkemenin yapacağı ise sentezdir. Sentez açıkça tezden ve anti tezden farklı olabilir.

Diyalektik yönteme dair Anayasa Mahkemesi de tespitler de bulunmuştur:

“…Felsefi ve hukuksal nitelikleri ve içerikleriyle adalet kavramı ve yargılama işlevi, birbirini tümleyen, birbirinden ayrılmaz sav, savunma ve karar üçlüsünden oluşan yargıyla yaşama geçmektedir…” [3]

            Öte yandan diyalektik süreç içinde doğan “yeni”, “eskinin” nimetlerini reddetmez ve bunların üzerine inşa edilir. “Eskinin” topyekûn reddedilişi doğacak ya da doğmuş olan “yeninin” varlığının da sağlıklı olmadığını ve çökmeye, yok olmaya mahkum olduğunu gösterir.

“…Özetle diyalektik, gelişmeyi, karşıtların etkileşimi; onların birliği ve fakat aynı zamanda karşılıklı mücadelesi olarak yorumlar. Bu niteliği, onu; gelişmeyi, basit yer değiştirmelere; çoğalma ve azalmalara, tekrarlamalara indirgeyen “metafizikten” ayırır.

Diyalektik süreç, “eklektik” özellikler göstermez. Gerçi yaşamın diyalektiği, düşüncelerin diyalektiğine; o da kavramların diyalektiğine yansımalıdır. Ne var ki, açık görüşlülük; karşıtlıklara imkân tanımak, birbirleriyle bağdaşmayan düşünce ve kavramların keyfi bir biçimde bir araya getirilmesi; tutarsız ve ilkesiz bir birleşimi demek de değildir.

Diyalektik, genel olarak “eskinin” yerini “yeninin” almasıdır. Ancak burada son derece önemli bir ayrıntı gizlidir. Oluşum halindeki “yeni”, esasen bir sonraki gelişme için kendi içinde zaten daha büyük imkânlar barındırır; bir başka açıdan “eski”, sonraki “yeninin” filizlerini kendi içinde taşır. Bu nedenledir ki, “yeninin” önüne geçilmez. Ancak “yeni”, “eskiyi” “olumsuzlama” yoluyla yani yok ederek ortaya çıkıyorsa o halde, oluşanın özüne şüpheyle bakmak gerekir. Gelişmeyle çelişen; onu koşullandırmayan “olumsuzlamanın” karşıtlıkları yok eden ve yok sayan bu olumsuz yönü, diyalektik süreçle bağdaşmaz. “Yeni” “eskinin” silinip atılması değildir; zira onun temelleri üzerinde yükselindiğinden, eskinin olumlu özelliklerinin korunması icap eder. Buna kısaca “olumsuzlamanın olumsuzlanması” denir.

Yukarıda, tarihi temelleri son derece eski olan diyalektiğin çalışma konumuzla da ilgili olduğunu düşündüğümüz yönlerine, kısaca değinmeye gayret ettik. Ancak bu özet dahi kanımızca “diyalektiğin” yargılamaya ve özellikle onun olmazsa olmaz ilkelerinden olan “silahların eşitliğine” son derece ışık tutucu, belirleyici ve ilham verici olduğunu göstermeye yetmektedir. Namık Kemal’in de ifade ettiği şekliyle mademki, barika-i hakikat, müsademe-i efkârdan doğar, şu hâlde, gerçeğe ulaşmak adına girişilen mücadelenin belli bir takım nitelikleri taşıması gerekir:

a. Bu süreç, bir demagoji (lâf ebeliği) değildir.

b. Gerçek, karşıtların ancak bilinçli ve sistemli bir şekilde bir araya getirilişinden; etkileşiminden ortaya çıkar, bu nedenle eklektik özellikler göstermez.

c. Karşıtların, birbirlerini yok sayması; önemsemesi mümkün değildir. Zira etkileşim hâlindeki her iki farklı uç, oluşacak “yeninin” filizlerini içinde barındırır. Oluşanın, “eskiden” daha ileri, gelişmiş olabilmesi, yaşanan çatışmanın bir dayatma, yok sayma ve yok etme mücadelesi olmamasına bağlıdır.” (TBB Dergisi-Sayı 86-2009-Syf 52-Av.Dr. Bilgehan YEŞİLOVA-İzmir Barosu)

Ceza yargılaması özelinde ceza muhakemesi kanunu diyalektik yönteme göre şekillenmiştir. Delillerin kanuna aykırı elde edilmesi halinde, ispat edilmek istenilen olayın karara etkili olmaması halinde ve delilin davayı uzatmak amacı ile ortaya konulması hallerinde ilgili delilin reddedileceği vurgusu ile kanun, delillere maddeci açıdan yaklaştığını ortaya koymuştur:

CMK Madde 206/2“Ortaya konulması istenilen bir delil aşağıda yazılı hâllerde reddolunur:

a) Delil, kanuna aykırı olarak elde edilmişse.

b) Delil ile ispat edilmek istenilen olayın karara etkisi yoksa.

c) İstem, sadece davayı uzatmak maksadıyla yapılmışsa.”

Delillerin davanın her aşamasında ileri sürülebileceğini yani deliller için “gecikme” kavramının söz konusu olmamasını ortaya koyarak dava aşamasında tüm değişkenlere ve yeniliğe açık olduğunu da ortaya koymuş olmaktadır.:

Delil ve olayın geç bildirilmesi

CMK Madde 207/1 “Delilin ortaya konulması istemi, bunun veya ispat edilmek istenen olayın geç bildirilmiş olması nedeniyle reddedilemez.”

Savcı ve müdafi için bir delili uygun zaman ve noktada ileri sürme imkânı verilmiştir. Delillerin ileri sürülmesi kadar hangi aşamada ve hangi süreç içinde sunulacağı da önemli değil midir?

Yargılama süreci içerisinde savcının iddianamede belirttiği suçun hukuki nitelemesinin değişeceği öngörülmüştür.:

“Suçun niteliğinin değişmesi

Madde 226-(1) Sanık, suçun hukukî niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir hâlde bulundurulmadıkça, iddianamede kanunî unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkasıyla mahkûm edilemez.

(2) Cezanın artırılmasını veya cezaya ek olarak güvenlik tedbirlerinin uygulanmasını gerektirecek hâller, ilk defa duruşma sırasında ortaya çıktığında aynı hüküm uygulanır.

(3) Ek savunma verilmesini gerektiren hâllerde istem üzerine sanığa ek savunmasını hazırlaması için süre verilir.

(4) Yukarıdaki fıkralarda yazılı bildirimler, varsa müdafie yapılır. Müdafii sanığa tanınan haklardan onun gibi yararlanır.”

Müdafinin savunması da buna bağlı olarak değişecektir. Bu nedenle müdafiye “ek savunma” imkânı verilerek yeni teze karşı yeni antitezin ortaya konması beklenir. Peki kim önceki hukuki nitelemenin yenisinden tamamen farklı olduğunu, eski hukuki nitelemeden izler taşımadığını iddia edebilir? Yahut savcının yeni tezi ve müdafinin yeni antitezinin, eski tez ve anitezden izler taşımadığını iddia edebilir?

CEZA DAVASINDA DİYALEKTİĞE UYGUN MÜDAFAA

Bir kovanın dolmasında her damla suyun katkısı vardır. Bu mantıkla dava dosyasında her şeyin okunması gerekir. Soruşturma aşamasında savcının tezleri ile başlayan antitez ortaya koyma sürecinde, savcının elindeki tüm devlet gücü karşısında müdafi güçsüzdür. Müdafinin elinde hukuki bilgisi ve iradesi dışında bir şey yoktur. Dava dosyasında olabilecek her bilgi kırıntısı her delil son derece önemlidir. Müdafinin yalnızlığı, geçim sıkıntısı gibi sübjektif hususlardan bahsetmesek dahi sürecin müdafi lehine pek fazla imkân tanımadığı ortadadır.

Bir ceza davasına müdafinin, kovuşturma aşamasında değil soruşturma aşamasında yani henüz deliller dağınıkken ve toplanabilme imkânı varken dahil olması gerekir. Müdafinin kovuşturma aşamasında davaya dahil olması çoğu kez telafisi mümkün olmayan sonuçlar yaratacaktır. Hard diski silindiği için kaybolan kamera kayıtları, olay mahallinin yağmur sebebi ile delilerden arınmış olması, bir kazada lastik izlerinin silinmiş olması vb ilk akla gelen en basit hususlardır.

YAPAY ZEKA

Annemse haber bekliyor ruhlardan
Namaz kılarak, tesbih çekerek
Sen olsan
Gülerdin bıyık altından
-Ben gülemiyorum baba!
Ama bir insanı yüreğinde duymak için
Araya bazı kurallar koymaya ne gerek var
Anlayamıyorum, eğilip kalkmaya
Dualar okumaya?”

                                       Ahmet ERHAN[4]

Sürekli dua ediyordu…Müvekkilim anne, eş, temizlikçi, sevgili ve katil sıfatlarının hepsini ayrı ayrı dua ederken gördüm. Ben bu sıfatların tamamını da müvekkilimde gördüm. Tüm bu sıfatları yaşıyordu. Bazen aynı anda bazen ayrı ayrı… En çok da, müvekkilimi bir “anne” olarak dua ederken gördüm. Cana kıyan birisi nasıl anne, sevgili olabilir diye şaşırmayınız. Bir tohumdan da ağaç oluyor ve o ağacın her meyvesi sağlıklı olmuyor.

Zıtlar bir arada olabilir ve her şey tersine dönüşebilir. Uygun koşullarda her insan suçlu olabilir.

The Game” isimli 1997 yapımı filmde Michael Dougles’ın canlandırdığı başarılı milyoner Orton karakterinin kardeşi doğum günü hediyesi olarak hazırladığı gizemli bir oyunda Orton’un günlük yaşamını etkileyen bir sıra aksilikler planlı biçimde Orton’a yaşatılır.  Orton oyunun kurallarını bilmemekte, başına gelen aksiliklerin hangisinin gerçek hangisinin oyun olduğunu ayırt edememektedir. Aksilikler öyle bir sıra ile gerçekleşir ki asla cinayet işlemeyecek Orton karakteri bir cana kıyar ve ardından kendini öldürmeye kalkışır. Film uygun şartlar sağlanması halinde her birimizin suç işleyebileceğine dair güzel bir uyarlamadır.

Zıtların birliği ve her şeyin tersine dönüşmesi diyalektiğin temel ilkelerindendir. Diyalektik salt bir felsefi kavram değil, hayatın gerçeğidir. Ya buna uygun yaşar insan ya da rüzgardaki yaprak gibi savurulur gider.

Cezaevinde de onca mahkûm arasından müvekkilimi yemekhanede görevlendirmişlerdi. Cezaevinde uyumlu bir kişilik sergilemesi ve suçlu bir karakter gibi değil de başında yazması ile yurdum insanı görüntüsü vermesi infaz memurlarınca sevilmesini sağlamıştı. Üstelik koğuşta da seviliyordu.

Müvekkilin bu cinayeti neden işlediğini asla tam olarak anlamadım. Yaşlı maktulün bir kısım parasını cinayetten sonra almıştı. Oysa cinayeti işlemeden de alabilirdi.

Bu sorulara dosyada cevap bulamadım ve belki Dostoyevski cevap vermiştir[5] diye tekrar “Suç ve Ceza”ya baktım ve Raskolnikov’u tekrar düşündüm. Raskolnikov’un cinayeti işleme sebeplerinden belki biri yardımcı olabilirdi. Toplumda küçük zenginliklerin nasıl verimsizce dağıldığından şikayetçi idi hukuk öğrencisi Raskolnikov ve hukuk eğitimine gereken parayı temin etmek için zengin yaşlı kadını öldürüp parasını alacaktı. Raskolnikov’un cinayete dair meşruluk çabasının temelinde “eğitimini tamamlayınca topluma faydalı bir insan olacağı ve toplumun faydası için yaşlı bir kadının öldürülebileceği” tezi vardı. Yaşlı kadın zengindi ancak para hiçbir işine yaramıyordu. Yaşlı kadın bu para ile çölde ihtiyacından fazla suyu olan bir insan gibidir. Raskolnikov ise çölde susuzdur yani parasızdır. Raskolnikov suya ulaşırsa eğitimini tamamlayabilir ve insanlara faydalı olabilir. Kadın parayı/suyu vermiyorsa ölümü hak etmiştir. Ancak müvekkilim cinayetin icrasında Raskolnikov’dan daha kararlı davranmıştır.

Somut davamda cinayet aydınlatılmamıştır. Cinayetin sebebi, amacı anlaşılmamıştır. Yapay zekaya yüklenmiş bir program karar vermiş gibidir. Diyalektiğe göre her şey değişim ve dönüşüm halindedir. Oysa davamızda bir fotoğraf çekilmiş ve bu fotoğrafa bakarak karar verilmiştir. Mahkeme bu cinayeti sadece ceza verilmesi gereken bir vaka olarak görmüştür. Meslek hayatımdaki en yüzeysel yargılama bu dava olmuştur. Müvekkilin açık ikrarı, itirafları ve ayrıntılı beyanları ile zehrin ve bıçağın ayrıntılı analizleri açıkça ortada olduğundan davaya daha başından bitmiş gözü ile bakıldı ama cinayetin sebebi araştırılmadı.

İşlenen suçun cezasının belirlenmesi için TCK’nin belirlediği algoritma çerçevesinde birçok veri işlenmelidir. Yerine göre suçun gece mi gündüz mü işlendiğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bir başka yazımızda gecenin belirlenmesi için dünyanın güneş etrafındaki konumunun tespit edilmesi gerektiğini dile getirmiştik. Bu çerçevede “Şu suçu işledim, cezası ne olur?” sorusunun cevabının çok da kısa olmayacağını, birçok verinin elde edilmesi ve işlenmesi gerektiğini biliyoruz. Ama suçun neden işlendiği eğer meşru savunma ya da haksız tahrik açısından önemli değilse araştırılmamaktadır. Suçun neden işlendiği ile yargı sistemi ilgilenmemektedir.

Ferdinand Von SCHIRACH Suç adlı kitabında Etiyopya’daki evine dönmek için para bulamayan ve komik biçimde oyuncak silah ile özürler dileyerek banka soymaya gidip sonra da banka önünde oturan Etiyopyalı müvekkilinin Almanya’daki durumunu anlatır. Ancak sistem sadece banka soyguna odaklanmakta ve bu soygunun sebebi ile ilgilenmemektedir:

 “Ceza sistemimiz suçu cezalandırmak üzerine kurulu bir sistemdir. İnsanları suçlarına göre cezalandırıyoruz, onları yaptıklarının ne kadarı için sorumlu tutabileceğimizi sorguluyoruz. Bu karmaşık bir şey. Ortaçağ’da bu iş daha kolaydı, insanlar eylemleri için cezalandırıldı: Bir hırsızın eli kesilirdi. Hem de hep. Hırsızın para hırsından mı, yoksa açlıktan ölmemek için mi çaldığının bir önemi yoktu. O zamanlar cezalar bir tür matematikti, her türlü fiilin karşılığı olan belirlenmiş bir ceza vardı. Bugünkü ceza sistemimiz çok daha özenli, hayata karşı daha adil, ama aynı zamanda daha zor. Bir banka soygunu her zaman sadece bir banka soygunundan ibaret değildir. Michalka’yı neyle suçlayabilirdik ki? Hepimizin içinde olan bir şeyi yapmamış mıydı aslında? Onun yerinde olsak, gerçekten farklı mı davranırdık? Bütün insanların özlemi, sevenlerinin yanına dönmek değil midir?” (Suç NTV Yay. 7.Baskı Şubat 2014, Syf 134)

Adli sistem burada bir robot gibi karar verdi. Bandın üzerine konulan dava bandın sonunda işlem görmüş, kutulanmış, paketlenmiş halde alıcıya teslim edilmişti. Bu sebeple Isaac Asimov’un ortaya koyduğu “Robot Bilimin Üç Yasası”nı ve sıralamasını anımsadım. “Ben Robot” adlı kitabın da bir bölümünü oluşturan Durağan Döngü (1942’de yayımlanmıştır) öyküsünde Asimov, “Robotbilimin Üç Yasası”nı ortaya atmıştı. Başrolünde Will Smith’in bulunduğu Ben Robot isimli 2004 yapımı bilimkurgu filmi de bu kısa öyküden uyarlanmış ve filmde de bu üç yasaya vurgu yapılmıştır:

1-Robotlar, insanlara zarar veremez ya da eylemsiz kalarak onlara zarar gelmesine göz yumamaz.

2-Robotlar, Birinci Kanun’la çakışmadığı sürece insanlar tarafından verilen emirlere itaat etmek zorundadır.

3-Robotlar, Birinci ya da İkinci Kanun’la çakışmadığı sürece kendi varlıklarını korumak zorundadır.

‘Bir insanı öldürmenin uzun vadede bütün insanlığın yararına olacağı bir durum söz konusu olursa bir robot nasıl davranmalı?’ Bu soru Asimov’un Üç Robot Yasası’nın en büyük eksikliğini fark etmesine yol açar ve “Sıfırıncı Yasa” ile Asimov’un robot yasaları tamamlanır.

0-Robotlar, tüm insanlığa zarar veremez ya da eylemsiz kalarak insanlığın bütününe zarar gelmesine göz yumamaz.

            Asimov’un robotlar için ve gelecekteki yapay zekâ için koyduğu yasalar ve sonrasında eklenen tüm yeni yasalar insanı ve insanlığı temel almıştır.[6]Neredeyse yüz yılda diyalektik bir süreçte oluşturulmuş bu bilimkurguda dahi yapay zekâ/robot için konulan yasalar somut davamda olduğundan daha fazla insan odaklı idi.

R o b 0 t D e g i1 İ z. HİÇBİRİMİZ…

Mesleğin ifasına yönelik bahsettiğimiz hususlar sadece meslektaşlara hitap etmemektedir ve belki de daha fazla müvekkillerimize, vatandaşlara hitap etmektedir. Ancak ülkemiz koşullarında ideal sözlerin yahut olması gerekenlerin dile getirilmesinin kısa vadede pratik ve sonuca etkili faydası yoktur. 2020 yılı itibari ile yargı fedakâr avukat, hâkim, savcı ve adliye personellerinin sırtında zar zor ayakta durabilmektedir. Yargının dava dosyalarına bakan, işlemlerini tamamlayan bir makine olmadığını tüm yargı camiası hatırlamalıdır. Bir vatandaşın isminin dosyada sadece bir isim olmadığı, doğup büyüyen çocuk, genç ve yetişkin olan, onu sevenlerin olduğu bir dünya olduğunu, hayalleri ve psikolojik dokusu olan “insanlar” olduğunu hatırla(t)mak gerekmektedir.

            Bir de artık adli sistemin sadece suçu tespit edip cezasını vermekle değil aynı zamanda suçun sebebini de tespit etmek ile vazifeli olduğunu da anlamak zorundayız. Yoksa cezaevinden asla çıkamayacağını bilmesine rağmen zorda kalmasın diye ona para yatırdığını tespit ettiğimiz ve suçla alakasız “o” kişinin müvekkilde görüp bizim göremediğimiz güzelliğine “aşkı” da anlaşılamaz.

“Güzel korkunç bir şeydir, onda tüm çelişkiler bir araya gelir. Onda Şeytan Tanrı’yla kavga eder, kavga alanı da insanın yüreğidir.” Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


[1]TBB Dergisi-Sayı 86-2009-Syf 52-Av.Dr. Bilgehan YEŞİLOVA-İzmir Barosu

[2]George Politzer-Felsefenin Temel İlkeleri-Eriş Yay. 12. Baskı Syf 29

[3]AYM, 16.6.1992, 8/39

[4]Türk Dili ve Edebiyatı öğrenimi gören Erhan, uzun yıllar Türkçe öğretmenliği yaptı. Adana Demirspor’da futbol oynayan Erhan, ağır bir sakatlık geçirince şiir yazmaya başladı.

78 kuşağının önemli isimlerinden olan Erhan henüz 23 yaşındayken Alacakaranlıktaki Ülke şiiriyle Behçet Necatigil Şiir Ödülü nü kazanmıştı. Şiirleriyle “Cemal Süreya Şiir Ödülü, Halil Kocagöz Şiir Ödülü, Behçet Aysan Şiir Ödülleri ‘ni alan şair son olarak Sahibinden Satılık adlı şiiriyle 2008 yılında Melih Cevdet Anday şiir ödülü ‘nü almıştır. Şair yukarda sözü edilen kitaplarına verilen ödüller dışında yaşamı ve tüm eserleriyle 2005 yılında Dionysos Şiir Ödüllerine değer bulunmuştur. Ahmet Erhan gırtlak kanseri sonucu 55 yaşında vefat etti. (Wikipedia)

[5] “Fyodor Mihayloviç Dostoyevski insan ruhunun derinlerini araştırmaya Tolstoy kadar hatta ondan da çok önem verdi, her kahramanın ruhunu en ince özelliklerine kadar ayrıştırarak sanatı bir iç dünya araştırmasına götürdü, bununla birlikte sanatında toplumu tüm özellikleri ile yansıttı. Yaşamını sürdürebilmek için girdiği yazarlık uğraşının başlarında insanlığa Bednye ıyudi (İnsancıklar) adlı ölümsüz bir yapıt armağan etti. Bu yaptın uyandırdığı ilgi sonraki romanlarında sönüverince Dostoyevski bir takım siyasal ilişkilerin de etkisi ile sanattan uzaklaştı ya da sanattan soğur gibi oldu. Siyasal ilişkileri onu zorda bıraktı: saralı bedeni Sibirya’daki sürgün cezasına zor dayandı. İdamdan dönüp özgürlüğüne kavuşunca yeniden romana yöneldi, bu defa büyük bir başarı kazandı. Prestuplenye i nakazanye (Suç ve Ceza), İgrok (Kumarbaz), Bratya Karamozovi (Karamazov Kardeşler) bu yeni dönemin anıtsal ürünleri oldu. Onun yapıtının en önemli yanı insan ruhunu araştırmakta gösterdiği büyük ustalıkla gelen düşünsel ve duygusal derinliktir. Onun kişileri yalnızca dış ilişkileri ile değil iç dünyaları ile de kendilerini gösterirler, bizi girilmez olana, girilmez görünene götürürler, insana ve dolayısıyla kendimizi tanımamızı sağlarlar.” (Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi 3)

Dostoyevski’nin insan ruhuna bu denli ince yaklaşımı ve özellikle Sibirya sürgününden sonra üstelik idamdan dönüp de yazdığı eseri Suç Ve Ceza’da Raskolnikov ile müvekkilimin benzerliği Dostoyevski’ye danışmamın sebebidir.

[6]Asimov’un yasalarına 4. Ve 5. Madde de yıllar içerisinde eklenmiştir:

“1974 yılında yayımlanan Icarus’un Yolu adlı kitabında Lyuben Dilov dördüncü yasayı önerir:

4- ‘Robotlar, olası her durumda bir robot olduğunu belirtmek zorundadır.’

Diloy, bu yasayı insansı robotların insanların gözünde oluşturacağı karışıklığı gidermek amacıyla ortaya attığını söyler. 

Bu yasaya 1983 yılında yayınlanan “Robotik’in Beşinci Yasası” adlı kısa öyküsünde Nikola Kesarovski beşinci yasayı ekler:

5- ‘Robotlar, robot olduklarını bilmek zorundadır.’

Bu öyküde Kesarovski, Diloy’un dördüncü yasası ve kendi beşinci yasasının olmadığı bir durumda, bir robotun karşısındaki bir insana orantısız bir güçle sarıldığında karşısındakini öldürüp istemeden birinci yasayı yıkabileceğini gösterir.”

Isaac Asimov’un Üç Robot Yasası Üzerine, Bilim ve Gelecek Dergisi sayı 164

Paylaş
Paylaş
Paylaş
Paylaş
Paylaş
Benzer Yazılar
default-featured-image
‘Örselenmiş kadın’ hukuk kriteri olsun
default-featured-image
Yargıtay son noktası koydu! Maaş geçiş promosyonu...
i
Ülkenin PKK İle Mücadelesinde Halkın Gaz Bombasından Etkilenmesi Hak İhlalini Oluşturmaz-AYM Kararı
773x435_cmsv2_c889a1f1-98d8-599f-ae50-11fe5d156835-4814412
12 Yıldır Süren Davada Taraf Uzun Yargılamadan Dolayı Tazminat Hak Eder
alkolsatisi
Polis, Gece 22.00'dan Sonra Alkol Satışı Yapıldığına İlişkin Alıcı Kılığında Büfeye Tuzak Kuramaz
ankara-bam-4-123-07-202016-05
Her Ne Kadar Eşi ,Uyuşturucunun Sanığa Ait Olduğunu Söylese de Sanığın Kabulu Etkin Pişmanlık Hükmünü Oluşturur
569ae394-95b6-4415-aff8-89b675fee871b18d927d-177b-4859-ba00-88e448e92846
Koronavirüs Dolayısıyla Kiranın Düşürüldüğüne İlişkin Haberin BAM Kararı
907441-642x340
Yargıtay, Faturanın Sahteliğinde Bu Hususlara Dikkat Ediyor
arabuluculuk-nihai-tutanaginin-sunulmamasi-gerekcesiyle-davanin-reddi_65b78
Arabuluculuk Nihai Tutanağının Sunulmaması Gerekçesiyle Davanın Reddi
aile_konutundaki_serh_nasil_kaldirilir_h11977_2550f
Aile Konutu Şerhinin Terkini İstemi
ziraat-bankasi-halkbank-vakifbank-garanti-bbva--4882707
Bankalara Rekabete Aykırı Davranışlar
752x395-milyonlarca-arac-sahibini-ilgilendiriyor-danistay-acikladi-artik-hacizli-araclar-1560862424685
Hacizli Aracın Tescil Talebi, Noter Satışından Sonra Konulan Hacizler