Anasayfa » Güneş Canavarı

Güneş Canavarı

yazan Şafak Uğurlu

“Suç yaygındır. Nadir olan mantıktır. Münasip olan katili yakalamaktır, cesedi rahat ettirmek değil.”

Sherlock Holmes

Adaletin İhaneti

cecin’est pas unepomme tablosu  Rene Magritte‘in eseridir.

Bir elma resminin altında “Bu bir elma değildir” yazmaktadır. Magritte gördüğümüzün bir elma değil, elmanın kâğıt üzerindeki bir şeklinin olduğunu, soyut bir temsili olduğunu vurgulamak istemiştir. 

“İmgelerin İhaneti” isimli tablo da (1928-1929)  Belçikalı ressam RenéMagritte tarafından 30 yaşlarında iken hazırlanan seri tablolardan biridir. Bir pipo resminin altında Cecin’est pas unepipe (Bu bir pipo değildir.”) yazmaktadır. Magritte’in bu tabloda da gördüğümüzün aslında bir pipo değil, piponun imgesi olduğunu, ne kadar gerçekçi olursa olsun gerçekten bir pipo olmadığını ama bu şeklin bir pipoyu temsil edebileceğini vurgulamıştır. Bu imge bir gerçeklik temsilcisi olabilir ama “gerçek” olamaz. İçi tütünle doldurulup; yakılıp; dumanı çekilebilecek bir pipo değildir.

Adalet mekanizması da mekanik biçimde işlemekte ve kâğıt üzerine yazılan hükümlerle bize suçluyu göstermektedir. Aslında bizler suçluyu/insanı değil bunların bir temsilini, simgesini görmekteyiz. Kâğıt üzerindeki elma ya da pipo gibi… Kanlı canlı her yönü ile insan yoktur o kâğıtta. Bu nedenle yazımıza “Adaletin İhaneti” adını verdik.

Çoğu zaman adalet mekanizması bize o kâğıt üzerinde verilen kararları gerçek diye anlatmaktadır. Ne kadar gerçek olup olmadığı ise yine başka kağıtlarla ortaya konmaktadır. Bazı davalarda üst mahkemelerin incelemesinden geçen ve onanan kararlar kâğıt üzerindeki elmanın gerçek bir elma olduğunu vurgulamaktan farklı mıdır?

Bazı insanlar adaletin kaçınılmaz bir hassasiyetle, matematiksel bir kesinlikle çalıştığına inanmaktadır. Bu çerçevede her ne kadar tüm yargısal aşamalardan geçerek suçlu olduğu ortaya konsa da tekrar ve yeni baştan yargılanma ve delillerin değerlendirilmesi hakkının açıkça ve güçlü biçimde sağlanması gereklidir. Bunun gerekliliği dünyanın pek çok ülkesinde ve bizim ülkemizde de binlerce hatalı mahkumiyetle ortaya çıkmıştır.

Güneş Apartmanı Canavarı

X cezaevini ziyaretim esnasında sıkça sohbet ettiğim ve kanaatine kıymet verdiğim gardiyan arkadaşlar o mahkumla görüşmemi istediler. İddiaya göre mahkûm M, iddiaya göre bundan 48 yıl önce T ilçesinde Güneş Apartmanında altı kişinin canına kıymış ve cezaevine konmuştu. 2015 yılı itibari ile hala ve ısrarla cinayetleri işlemediğini iddia etmekteydi. Gördüğüm şahıs sağlıksız beslenmeden zayıf görünen, uzun boylu, mantıklı konuşan, inandırıcı birisiydi. Cezaevinde geçimini çeşitli el sanatları ile ürettiği mamullerin satışı ile sağlamaktaydı. M, davasında delillerin toplanmadığını, avukatının dosyasına bakmadığını hatta dosyasının fiziki bir suretinin dahi olmadığını, duruşmaya “elini kolunu sallayarak” gelip gittiğini iddia etmiş, sonraki süreçte adliyede çıkan yangında asıl dosyanın yandığını ve delillerin, tutanakların da bu sebeple yok olduğunu belirtmişti.

Hudutsuz Hapis

M’nin karşıma çıkma sebebi hudutsuz hapis kavramı ile açıklanabilirdi. Gardiyanlar M’yi yargı sisteminden daha iyi tanımışlardı. Hudutsuz hapsi Faruk Erem Hocamız öyle müthiş anlatmıştır ki…

“Suç bir dereceye kadar hastalığa benzetilebilir. Nasıl hastalığın ne kadar zaman geçeceğinin tespiti imkansızsa suçlunun ıslahı için yetecek müddetin de yargıç tarafından tayinine imkân olamaz. Hâkim tarafından tayin edilen ceza lüzumsuz derecede uzun olacak ve cezanın son günleri bir işkence tesiri yapacaktır. Yahut ceza suçlunun ıslahı için kâfi şiddet ve müddette olmayacak ve suçlunun ıslahından evvel serbest bırakılması ile neticelenecektir…Hâkim birkaç celsede temas ettiği mahkûmun hakiki karakterini tam manası ile kavrayamaz. Suçluyu tanıyanlar cezayı infaz edenlerdir. Çünkü bunlar suçlu ile çok yakından ve sürekli bir şekilde alakadardırlar. Bu sebeple cezanın müddetini suçluya uydurmayı, ‘ferdileştirmeyi’ hakkı ile yapabilecek olanlar da bunlardır.

İşte bu sebepler hudutsuz hüküm fikrini doğurmuştur. Bu fikre göre yargıç yalnız sanığın suçlu olup olmadığına karar vermelidir. Suçlunun cezaevinde ne kadar kalacağı yani cezasının tayini ceza infaz memurlarına bırakılmalıdır. Bunlar suçlunun nefis ettiğine, cemiyet hayatına tekrar katılabileceğine kanaat getirdikleri zaman onu serbest bırakmalıdırlar.” (Av. Prof. Faruk EREM Adalet Psikolojisi s 329, AÜHF yayınları Beşinci Baskı)

Fakültede öğrenciyken çoğu arkadaşımın “sınavda çıkmıyor” diye önemsemediği hukuk felsefesi yahut hukuk sosyolojisine yönelik bilgiler ilgimi çekerdi. Belirsiz süreli hapis (hudutsuz hüküm) teorisi de ilgimi çekmiş, aklımdan çıkmamış ve belki de şimdi karşıma çıkmıştı. Cezanın belirlenmesi ve bireyselleştirilmesi hâkim tarafından yapılır ama hâkim ceza vereceği kişiyi ne zaman hangi arada tanımıştır ki?  Hâkim, mahkûmu duruşmadan duruşmaya ve yargılandığı, sorgulandığı bir atmosferde görmesinden mütevellit tanıyamaz. Mahkûmu gerçek anlamda tanıma imkânı bulan ve karakterini, ıslah olup olmadığını anlama imkânı bulan aslında infaz memurları yani gardiyanlardır. Gardiyanların ise M hakkında verdiği bilgiler cezaevi yaşantısı boyunca hiçbir disiplinsizliği olmayan, saldırgan ve şiddet eğilimli özellikler göstermeyen nazik biri olduğu yönündeydi. Ön yargılı olmasak da altı kişinin canına kıyan birisinin en azından cezaevinde daha “dişli” olması, “psikopat özellikler” göstermesi ya da “koğuş ağası” olması gibi şeyler beklenmez miydi? Ancak gardiyanlar takriben on beş yıldır M’yi gözlemliyor ve bu gözlemlerine dayanarak benden M ile görüşmemi istiyor, masum olma olasılığından bahsediyorlardı. Bu bilgilerden hareketle gardiyanları dinleyerek M ile görüşmelere başladım.

Güneş canavarı gerçekten M’midir? Yoksa kâğıt üzerine çizilen bir elma gibi adalet mekanizması M’yi kâğıt üzerinde suçlu mu çizmiştir? Bir elmayı nasıl görmeli? Ya bir insanı? Georges Politzer’in şu satırları bundan sonra yazacaklarımızda da bizi tereddütlere düşürecek ve şaşırtacaktır:

“İşte bir elma. Bu elmayı incelemek için iki yolumuz var: Bunlardan biri metafizik bakış açısıdır, öteki ise diyalektik bakış açısıdır.

Birinci durumda, bu meyvenin biçiminin ve renginin bir tanımlamasını vereceğiz. Onun özelliklerini sıralayacağız, onun tadından vb. söz edeceğiz. Sonra elmayı bir armutla karşılaştırabilir, benzerliklerini ve ayrılıklarını görebiliriz ve sonunda bir elma, bir elmadır ve bir armut, bir armuttur sonucunu çıkarabiliriz. Eskiden şeyler bu biçimde inceleniyordu, sayısız kitaplar bunun belgesidir.

Eğer elmayı, diyalektik açıdan incelemek istersek, hareket açısından inceleyeceğiz; ama elmanın, yuvarlandığı ve yer değiştirdiği zamanki hareketi açısından değil, onun evriminin hareketi açısından inceleyeceğiz. O zaman göreceğiz ki, olgun elma, şu anda ne ise her zaman öyle olmamıştır. Önce, yeşil bir elma idi. Çiçek olmadan önce bir tomurcuktu; böylece elma ağacının ta ilkyaz dönemindeki haline kadar uzanabileceğiz. Demek ki elma, her zaman bir elma olmadı, elmanın bir tarihi, bir geçmişi vardır; ve şimdi de olduğu gibi kalmayacaktır. Eğer yere düşerse çürüyecek, ayrışacaktır, çekirdekleri ortaya çıkacaktır, bu çekirdekler de, işler yolunda giderse, bir filiz, sonra da bir ağaç vereceklerdir. Demek ki, elma, hep olduğu gibi değildi ve hep olduğu gibi kalmayacaktır.

İşte şeyleri hareket açısından incelemek denilen şey budur. Bu, şeylerin, geçmişi ve geleceği açısından incelenmesidir. Böyle incelenince elma, artık ne olduğu ile ne olacağı arasında, geçmiş ile gelecek arasında, ancak bir geçiş olarak görülür.”[1]

Yanan Adliyeler,Yok Olan Arşivler

Çukurova bölgesinde hükümet konaklarında, adliyelerde yangınlar yaygındır. Sebebi ise özellikle toprakla ilgili davalarda verileri yok ederek kasıtlı bir bilgi eksikliği, bilgi kargaşası yaratarak geniş arazilere konma çabasıdır. Bu iddia ispatlanamamakla birlikte yaygın kanının bu yönde olduğunu söyleyebiliriz. Güneş canavarı dosyası da bu yangınların birinde imha olmuştu. Olayın üzerinden geçen yıllar tanıklara ulaşma imkanını da ortadan kaldırmıştı. Oysa dava dosyasına ya da delillere ulaşma imkânım olsa belki aradan geçen yıllar içerisinde gelişen suç bilimleri sayesinde yani kriminalistik, adli tıp sayesinde delillerin yeniden değerlendirilmesi imkânı olacaktı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde 2000’li yıllarda DNA analizi teknolojisi sayesinde suçluluğu ortaya konan pek çok masum cezaevinden tahliye olmuştu. Ancak dava dosyasına ulaşamadığım takdirde müdafi olarak yapabileceğim, mücadele edebileceğim bir alan yoktu.

Alman Ceza Avukatı Ferdinand Von Schırach Suç isimli kitabının ön sözünde şu satırlarla Faruk EREM’in “Suçluyu kazıyınız altından insan çıkar.” sözüne göz kırpıyor ve bana insan hakkında yazmam gerektiğini nasihat ediyor:

“Jim Jarmusch, Çin imparatoru hakkında bir film yapmaktansa köpeğiyle yürüyüşe çıkan bir adamın filmini yapmayı tercih ettiğini söylemişti bir keresinde. Benim durumum da aynen böyle. Ceza davaları hakkında yazıyorum, yedi yüzden fazlasında savunma yaptım. Ama aslında insan hakkında yazıyorum; başarısızlığa uğraması, suçluluğu ve ihtişamı hakkında…”

Modern ceza hukuku insan odaklıdır. Müdafi suçu ya da fiili değil insanı savunur. Pek çok defa cezaevinden gelen boncuk kuşlar, kabartma güller, bazen şiirler insanın diğer canlılardan ayrılan yönü ile uğraştığımı, insanı savunduğumu hatırlatır. Her cezaevine gidişimde aklıma gözaltına alındığı gece parmaklıklar ardında maymun taklidi yapan tiyatrocu Erkan YÜCEL gelir.

Güneş Apartmanı Canavarı “M” Miydi?

“35 yıldır ağaç görmedim.”

Necip Fazıl Kısakürek “Reis Bey” isimli eserinde hatalı bir idam kararı verdikten sonra vicdan muhasebesine giren eski ağır ceza mahkemesi başkanını yani reisi “Ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz.” diye konuşturur. Av. Prof. Faruk Erem “Adalet Psikolojisi” isimli eserinde mahkûmun psikolojisi için “İnkâr etmezse, intihar eder.” demektedir.

Bizce “inkâr etmeyen ağlayabilir.” M karşımda, cinayetten 35 yıl kadar sonra 2015 yılında, takriben 78 yaşında iken uzun uzun ağlamıştır. O yaşta özgürlük için mi ağlamıştır? Bir duygu boşalması halinde mi ağlamıştır? Bizim gözlemimiz hangi sebepten ağlamışsa yanında geçen ömre de ağlamıştır. Çünkü ağlarken tekrar tekrar “Ben 35 yıldır ağaç görmedim.” demiştir. Her ağlayış seyredeni yormaz. Ancak 78 yaşında bir ihtiyarın boğuk sesi ile karşınızda bir ağaçtan bahsederek ağlaması çok yorucudur. Bunun ağırlığını uzun süre sırtımda taşıdım ve hala bu satırları aktarırken ağaç görmemenin anlamını düşünüyorum. Bence M anlayabildiği için ağlıyor, suçlu ise çekilen cezayı yeter buluyor, masum ise artık bunun ortaya çıkma zamanı geldiğini düşünüyordu. Ona göre cezaevinde geçen zaman öyle uzundu ki artık cinayetleri işleyip işlemediğinin bir önemi olmadığından inkâr ya da kabul etmesinin de anlamı yoktu.

Aynı yıl yani 2015 yılında cezaevinde ziyaretim esnasında M’nin öldüğü haberini aldım.

Dava dosyasında diyalektik yöntemin işlemediği açıktı. İddiasına göre müdafisi gereğini yapmamış, dava dosyası yangında yok olmuştu. M cezaevi hayatı boyunca disiplinsizlik ve şiddet eğilimi göstermemişti. Altı kişiyi öldüren birisinin cezaevinde tahmin edilebilecek davranış modelini sergilemediği gibi benim gözlemlediğim kişi de şiddet eğilimi olmayan birisi idi.

Sorumuz eldeki veriler ışığında somut alanda cevapsız olmakla birlikte birçok geceler aklıma “Güneş Apartmanı Canavarı M miydi?” sorusu gelmekte, birçok meslektaşıma bu konuyu anlatmaya ve bir cevap için çabalamaya devam etmekteyim. Kimi meslektaşım bunu bir mesleki anı olarak dinlemiş ve pek azı ise psikolojime temas ederek anlamaya çalışmıştır.

Eğer bu yazıyı yazmamış olsa idim yeryüzünde M ile ilgili hiçbir kayıt olmayacaktı. Bu bilinç ve ruh ile bu yazıyı kaleme aldım. Avukatlık mesleği bize, cerrahın bir uzvu kesip biçerken olduğu gibi duygularımızı işimize karıştırmamayı profesyonellik adı altında öğretmiştir. Bu yazının kaleme alınmadığı 5 yıl boyunca her ne kadar profesyonel davransam da beynimdeki şüphe bir tümör gibi büyüdü. Yürüme engelli bir insanın kollarını geliştirmesi gibi bu dosyada yapamadıklarımı başka dosyalarımda telafi etmeye çalışarak beynimdeki tümörü zap etmeye çalıştım.

Soruma bulduğum en yakın cevap ise şudur: M geçen uzun yıllardan sonra artık cinayeti işleyen kişi değildir. M’nin yirmili yaşlarının üzerinden kırk yıldan fazla zaman geçmiştir. Artık cinayeti işleyen ile bugünkü M aynı kişi değildir. Cinayeti M işlememiştir. Cinayeti işleyen M’nin 1970’lerde ölen ve kaybolan ikinci ve genç kişiliğidir. Hatta belki M, o kişiye evladı gibi bakmaktadır. İnsan yaşamının diyalektik açıklaması da bu değil midir? Bu paradoksal hususu açıklamak da adalet psikolojisinin konusudur.

Can YÜCEL de sanki bu olay için şu dizeleri yazmıştır:

-Şunları bir araya toplayayım. Bir güzel muhabbet edelim- diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne yemekten, ne içmekten hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.

Mumları da yaktım.
Bak hepsi, ErickSatie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.
20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.

Birden 20 yaşımı, 35 yaşımın karşısına oturttum.
40 yaşımın karşısına da, ben geçtim.
yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.

Yatıştırayım dedim.
-Sen karışma moruk- dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.

Evin de içine ettiler.


Bende kabahat.

Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine …


[1] Felsefenin Temel İlkeleri Sol Yayınları

Benzer Yazılar

Bir Yorum Bırak